Bugün erken paydos etmişti. Emeğinin karşılığı olarak babası; yirmi beş kuruş harçlık verip, doğruca eve gitmesini tembih etmişti. Mezarlık girişine geldiğinde Nuri’yi gördü. Oturmuş bisikletini tamir ediyordu.
Almanya’da beşinci yılını doldurana kadar, daha çok para biriktirme gayesiyle; hiç izin kullanmamıştı. Hakkında başlayan asılsız dedikodular ayyuka çıkmıştı. Karısına yazdığı her mektupta, “Hakkında çıkarılan dedikodulara itibar etmemesini” yazıyordu.
Velespit Nuri’nin babası Musa, nam-ı diğer “Almancı Musa.” Askerden geldikten sonra o da herkesi gibi soluğu İstanbul’da aldı. Her sabah erkenden amele pazarına giderek, kendisine talip olacak işverenleri beklerdi.
Oğlunun genç yaşta vefatı Nalbant Şakir’i çok sarsmış, toparlanması yıllarını almıştı. Adil’in babası, Şakir Usta’nın tek çocuğuydu. Onu askere gitmeden bir yıl önce evlendirmişlerdi. Askerliğine üç hafta kala da Adil dünyaya gelmişti.
Doktor, hastasının vefat haberini bizzat vermek üzere ameliyathaneden dışarı çıktı. Yeşil kıyafetli adamın karşısına ilk dikilen Zeynep olmuştu. Peşinden babası ve Ali dedesi de gelip, yanında hizalandılar.
Her yaşta ömrünün son çeyreğinde olan insan, hayatın bir parçası olan ölüme doğru hızla yol alırken kendisine, “Acele etme! Geç kalıyorsun…” ikazını yapıp, “Bu gidiş nereye…” diye sormayacak mı?
Araladığı kapıdan başını uzatıp içeri baktı. Yüzüne çarpan sabun kokulu sigara dumanını bir yelpaze gibi kullandığı eliyle uzaklaştırırken,
“Ben daha sonra geleyim usta” dedi. Berber usturada biriken köpüğü elinin üzerine aktarırken,
"Buyurun Beyefendi” diye karşılık verdi. Hâlihazır tıraş etmekte olduğu adamı başıyla işaret ederek,
“Bundan sonra sizi alabilirim, sıra bekleyen kimse yok…”