Alamancı Musa

Geç Kalıyorsun Romanından AlıntıVelespit Nuri’nin babası Musa, nam-ı diğer “Almancı Musa.” Askerden geldikten sonra o da herkesi gibi soluğu İstanbul’da aldı. Her sabah erkenden amele pazarına giderek, kendisine talip olacak işverenleri beklerdi.

Şansı yaver gittiği günlerde diğer amelelerin arasından seçilip, o günkü yevmiyesini çıkarırdı. Nerdeyse bir yıl olmuştu geleli. Bulduğu her işte çalışmıştı. Yine bir gün Amele Pazarında iş beklerken, iki kişi arasında geçen şu konuşmalara şahit olmuştu:

“İnşallah şu Almanya işi olur da bu rezillikten kurtuluruz” diyordu biri.

“Benim pek umudum yok” diye karşılık vermişti ötekisi.

“O kadar karamsar olma” dedi. “Bakarsın şans bize de güler.”

“Kuyruğu görmedin mi?” diye karşılık verdi. “Neredeyse Ka- raköy’e kadar uzuyor.”

“Doğru diyorsun. Yarın da müracaatların son günüymüş.”

“İyi ki biz müracaatımızı dün yapmışız. Bugüne kalsaydık belki de yetiştiremezdik.”

“Haklısın. Son güne kalacak olanların işi zor.”

“Varsın zor olsun. Müracaat ne kadar az olursa, bizim de şansımız o kadar fazla olur.”

“Öyle deme. Nasipte varsa olur.” “…”

Konuşmaların bundan sonrasına ihtiyacı kalmamıştı. Koşa-rak gidip, soluğu Tophane’de aldı. İşçi Bulma Kurumunun önüne geldiğinde nefes nefeseydi. Buraya ikinci gelişiydi. İlk müracaatında formun meslek hanesine garson diye yazmıştı. Askerdeyken yemekhane hizmetinde bulunmuştu. Adamlardan dinlediği gibi kuyruk, Kurumun önünden başlayıp; Karaköy istikametine doğru uzayıp gidiyordu. Alman yetkililer, bilgilendirme ve müracaat için burada bir “İrtibat Bürosu” kurmuşlardı. Memleketin hemen her yerinden gelenler olmuştu. Müracaat masasındaki Türk, elindeki listeyi uzatırken,

“Burada yazılı evrakları en geç yarın mesai bitimine kadar hazır edip getirmen gerek” diye tembihte bulundu. İstenen evrakların bir kısmı, ilk müracaatında da istenmişti. Diğerlerini de akşama kadar hazır edip, ertesi sabah erkenden gidip kuyruğa girdi. İkindiye doğru sıra kendisine gelip te, evrakları görevliye uzattığında kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Görevlinin,

“Evraklarınız tamam” demesiyle birlikte derin bir oh çekti. Müracaatı kabul edilmişti.

O da herkes gibi posta yoluyla gelecek olan Almanya kâğıdını” bekleyecekti…

Müracaatının üzerinden bir hafta geçmişti. Hemen her gün haberleşme adresi olarak verdiği hemşerisinin dükkânına gidip, “Abi bir haber var mı?” diye soruyordu. Aldığı olumsuz cevaplar her ne kadar umudunu kırsa da, annesinin İstanbul’a uğurlarken yaptığı nasihatle rahatlamaya çalışıyordu:

“Oğlum” demişti annesi. “Sebatla çalışıp tevekkül edersen, Rabbim sana ummadığı yerden rızık kapısı açar. Rızkı veren Allah’tır. Yeter ki sen umudunu yitirme.” Cam kenarındaki saksıyı işaret ederek, “Şu çiçeğin nasıl suya ihtiyacı varsa, insanın da umuda öyle ihtiyacı vardır. Zira umut, insanın ab-ı hayatıdır…”

Şans yüzüne gülmüştü. Rızık kapısı Almanya’da açılmıştı. Gelen yazıda, müracaatının kabul edildiği ve Almanya treninin de üç gün sonra Sirkeci Garından hareket edeceği bildiriliyordu...

Bu süre zarfında vedalaşmak için önce memleketine gitti. Döndüğünde de İstanbul’daki hemşerileriyle vedalaştı…

Tren garı, yolcuların uğurlamaya gelen yakınlarıyla doluydu. İki arkadaşı dışında kimse uğurlamaya gelmemişti. Onlarla vedalaştıktan sonra trene bindi. Camlardan başını çıkaran yolcular geride bıraktıklarına, onlar da ecnebi memlekete uğurladıkları yakınlarına el sallıyordu. Uzun uzun çalan düdük eşliğinde tren, yavaş yavaş hareket edip; bir müddet sonra gözden kayboldu…

Sirkeci garında başlayan yolculuğu, üç gün sonra Münih Garında son bulmuştu. Trenden indirilen işçi namzetleri, gidecek- leri şehirlere göre ayrılıp; tren biletleri ve kumanyaları kendilerine teslim edildi. İçinde bulunduğu grubu taşıyan treni, Duesseldorf’ta Ford fabrikasının yetkilileri ile tercümanları karşılamıştı. İşçiler “Heim” adı verilen tuvaleti, banyosu ve mutfakları müşterek olan; ikişer, dörder ve altışar kişilik gruplar halindeki barakalara yerleştirildi. Memleketin değişik yörelerinden gelen üç kişiyle birlikte bir barakayı paylaşacaklardı... 


 
Gigi “Outside the box” Devaureaux

Alamancı Musa

Geç Kalıyorsun Romanından Alıntı