Ay Kafa

Geç Kalıyorsun Romanından AlıntıBugün erken paydos etmişti. Emeğinin karşılığı olarak babası; yirmi beş kuruş harçlık verip, doğruca eve gitmesini tembih etmişti. Mezarlık girişine geldiğinde Nuri’yi gördü. Oturmuş bisikletini tamir ediyordu.

Böylesi durumlarda sinirini, karşılaştığı ilk kişiden çıkarırdı. Belli ki yine yola döşenen bir tuzakla, bisikletinin tekerini patlatmışlardı. Hemen bir çalılığın ardına gizlenip beklemeye başladı. Zira eve giden yol zorunlu olarak, onun bisiklet güzergâhından geçiyordu. Tamir işlemini bitirip te bisikletini ayağa kaldırdığını gö- rünce, saklandığı yerden çıkıp yanına geldi. Çekinerek,

“Beni bisikletine bindirir misin?” diye sordu.

“Sana kaç kere söyleyeceğim” dedi kaşlarını çatarak. “Para yoksa bisiklet te yok.”

“Artık param var” deyip, cebinden çıkardığı yirmi beş kuruşu gösterince,

“Tamam” deyip, yapılan teklifi kabul etti.

Nuri’nin bisikletine binip te düşmeyen çocuk yoktu. Kiminin kolu ya da bacağı kırılırken, kimi de vücudunun çeşitli yerlerinden yaralanıyordu. Bu yüzdendir ki hem annesi hem de babası sık sık, “Sakın ola ki bisiklete falan binmeye kalkmayasın. Maazallah düşer, bir yerine bir şey olur” diye uyarırlardı. Bu yüzden her hafta babasından aldığı harçlığı, doğruca annesine götürür; o da,

“Azar azar olur bisyâr; Danelerle dolar koca ambar” deyip, parayı kesenin içine koyardı. Sonra da onu kulağının dibinde şıkırdatıp, “Az kaldı oğlum” derdi. “Dolar dolmaz bağcıklı iskarpinine kavuşacaksın. Hem de hakiki deri olanından…”

Nuri’nin bugünkü ilk müşterisiydi Tarık. Aldığı parayı cebine koyarken, “Sen burada bekle” dedi. “Ben Sefer’i alıp geliyorum.” Bisikletine atladığı gibi doğruca köye gitti. İlk kez bisiklete bineceği için çok heyecanlıydı. Bir yandan da, “Ya düşer de bir yerime bir şey olursa” diye endişe ediyordu. Akranları arasında Nuri’nin bisikletine binemeyen iki kişiden biriydi. Bir diğeri de Kadir’di. Çünkü babası ona bayramlar da dâhil, hiçbir zaman harçlık vermezdi. Senede iki kez annesinin verdiği el öpme karşılığı harçlıkları da defter ve kalem ihtiyacı için harcardı.

Çok beklememişti Nuri’yi. Geri geldiğinde üzerinden indiği bisikletini Sefer’e teslim etti. O da “Bisiklete nasıl binileceği, üzerinde nasıl dengede durulacağı, dümenin nasıl tutulması gerektiği ve diğer sürüş tekniklerini” en ince teferruatına kadar anlatmaya başladı.

Bisikletin üzerine binip te hareket etmezden önce Nuri de, önemli gördüğü bazı uyarılarda bulundu: “Ayaklarını pedalda sabit tut. Çevirmeye kalkma. Dümeni düz tutmaya çalış. Bisiklet ne yana savrulursa, dümeni o tarafa kır. Baktın bisiklet çok hızlanmaya başladı, sağ fren kolunu yavaş yavaş sık bırak. Sakın ola ki sol freni kullanma...”

Sefer bacakları arasındaki arka tekerleri serbest bıraktı. Bundan sonra bisikletin dengede tutulması gerekiyordu. Çünkü üzerindeki sürücü, hayatında ilk kez bisiklete biniyordu. Gü- zergâhın üçte ikilik bölümü problemsiz geçilmişti. Asıl zorluk bundan sonra başlıyordu. Sefer, giderek hızlanan bisikleti zapt etmekte zorlanıyor; dümen hâkimiyeti de gittikçe kaybolu- yordu. Ön tekerlek sağa sola yalpaladıkça, “Sağa kır! Sola kır!” diye bağırıp talimatlar veriyordu. Aldığı talimatlar, yenemediği heyecanı bir kat daha artıyor; eli ayağına dolaşıyordu. Korkup bağırmaya başladı: “Durdur şu bisikleti! İnmek istiyorum!” Ar- tık çok geçti… Sefer’in firen vazifesi gören, yerde sürünen ayak- kabıları da fayda etmiyordu. Bitiş noktasına çok az bir mesafe kalmıştı. Sefer’in “Frene bas!” diye bağırması üzerine birden pa- nikleyip, aynı anda her iki fren kolunu da sıkınca; kendini yerde buldu. Bir kısmı mezarlık duvarının altında diğer kısmı da yola taşan büyük kaya parçasına başını çarpmıştı. Nuri, bisikletini düşünerek arkalarından koşmuş, ancak yetişememişti. Yerde yatan Sefer’i görmezden gelip, bisikletinin yanına gitti. Hâlihazır dönmekte olan arka tekerleğini durdurup, sağını solunu kontrol etti. Üzerine atladığı gibi hızla oradan kaçtı…

Nuri gibi yapmamıştı Sefer. Gücünün elverdiği nispette hızlı hareket edip, demirciliğe doğru yol alırken, “Osman emmi yetiş!” diye bağırıyordu. Sonunda sesini duyurabilmişti. Kapıya çıkıp,

“Ne var oğlum. Neden bağırıyorsun?” diye karşılık verdi.

“Emmi yetiş!” dedi. Nefes nefese kalmıştı. “Tarık!” deyip arkasını getiremedi. Oğlunun adını duyunca koşarak gelip, Sefer’in omuzlarından tutup sarsmaya başladı.

“Söylesene evladım, ne oldu Tarık’a?” dedi.

“Mezarlık duvarındaki koca kayaya başını çarptı” diye cevap verdi. “Çok kan akıyor…”

Koşarak oğlunun yanına gitti. Onu kanlar içinde görünce “Oğlum!” diye feryat etti. Hemen üzerine kapaklanıp kalbini dinledi. Ardından da parmaklarını şah damarına koyarak yaşayıp yaşamadığını kontrol etti. “Çok şükür” dedi kısık bir sesle. “Yaşıyor.” Gömleğinin cebinden çıkardığı sigara paketini olduğu gibi avucuna boşalttı. Alelacele sigaraları kırıp, çıkardığı tütünleri oğlunun başına bastı. Sonra da yaralı bölgeyi mendiliyle sıkıca bağladıktan sonra kucağına alıp koşmaya başladı. “Allah’ını seven yardım etsin! Oğlum ölüyor!” diye bağırıyordu…

Yılık Abdi’nin traktörüyle ilçeye götürülüp, Devlet Hastanesinde tedaviye alındı. Başının sol tarafında, kulağının hemen üst kısmında açılan hilal şeklindeki yaraya onlarca dikiş atıldı. Çok şükür ki hayati tehlikesi yoktu. Geceyi müşahede altında geçir- dikten sonra, ertesi gün taburcu edildi. O günden sonra arkadaşları ona yeni bir isim bulmuşlardı: “Ay Kafa.” 


 
Gigi “Outside the box” Devaureaux

Ay Kafa

Geç Kalıyorsun Romanından Alıntı