Çopur, arabaya yüklediği buğday çuvallarıyla komşu köye gitmek üzere evden ayrıldığında, gökyüzünde pamuk şeker gibi duran pembe bulutlar güneşin doğmak üzere olduğunun habercisiydi.
Öğüttürdüğü unlardan bir miktarını değirmenciye “hak” olarak bırakıp, kalanıyla köye geri döndüğünde bulutların rengi kızıla dönmüştü. Altın tepsi görünümündeki güneş, üzerinden aşacağı tepenin başına gelmişti.
İki zayıf atın çekmeye çalıştığı araba yaklaşmak üzereydi. Yalpalayan tekerleklerin çıkardığı yaşlı bir hastanın iniltisini andıran ses, çocukların oyunlarını yarıda kesmesine sebep olmuştu. İçi çaput dolu toplarını bir kenara bırakıp, kucaklarına aldıkları taşlarla zulüm dönemecinin iki yanına dizildiler...
Çopur mabadını yere koyup sırtını arabanın ön tekerine dayamış, çelimsiz gövdesiyle orantısız başından çıkardığı sekiz köşe kasketini dizine takmıştı. Sigaranın sararttığı küt parmaklarıyla boynundaki mendili çözüp eline aldı. Önce işkembeyi andıran çiçek bozuğu yüzünü sonra da saçsız başını sildi. Homurtular eşliğinde içine sümkürdüğü rengi atmış kirli mendilini dörde katlayarak arka cebine soktu.
Yeleğinin cebinden çıkardığı gümüş tabakasının kapağını açıp içinden aldığı kâğıt demetine birkaç kez üfledi. Zar gibi kâğıtlardan birini koçanından koparıp işaret ve baş parmağı arasına yerleştirdi. Tabakadan aldığı bir çimdik tütünü içine koyup itina ile sardıktan sonra uç kısımlarını yaladığı kâğıdı belli aralıklarla dişleyerek yapışmasını sağladı. Sardığı sigarayı dudakları arasına aldı. Cebinden çıkardığı muhtar çakmağıyla yakıp, peş peşe içine çektiği dumanıyla ciğerlerini doldurmaya başladı.
Ateşi dudaklarını yakana kadar bırakmadığı sigarasından son bir nefes alıp izmaritini yere attı. Üstü açık lastik ayakkabısının ucuyla yarım daireler çizerek söndürdükten sonra ayağa kalktı.

Çopur Rıza
TeReKe Romanından Alıntı
